Yazıcı Sürümü

Çocuk yuvasından minbere


Çocuk yuvasından minbere
03.01.13, Perşembe
Doğar doğmaz hastaneye bırakılan, yetiştirme yurtlarından büyüyen Tayfun Akgün, Eyüp esnafının maddi ve manevi desteğiyle hafız olarak yetişti. Akgün, "Bana sahip çıkılmasaydı tinerci olurdum" diyor.

Tayfun Akgül'ün hikâyesi o kadar gerçek ki, insanın gerçeklik algısını bir kez daha sorgulamaya itiyor. Şuan imam olan Akgül'ün başından geçenler insanı hayrete düşürecek cinsten. Gününü gün eden bir babanın evlilik vaadiyle kandırdığı annesinin birlikteliğinden dünyaya gelen Akgül, doğar doğmaz hastaneye bırakılır. Çocuk esirgeme yurtlarında büyür. Bir büyüğünün vasıtasıyla hafız olur ve Azerbaycan'a gidip ilahiyat okur. Annesini ve babasını yirmi yaşına kadar hiç görmediğini ifade eden Akgül, yıllar sonra gerçekleri öğrenir. 'Meğer annem babam yaşıyormuş. Yuvada psikolojimiz bozulmasın diye bize anne babamızın öldüğünü söylerlerdi.' diyen Akgül annesini bulur ama annesi onunla görüşmek istemez. Bu arada evlenmiştir ve vekilen imamlık görevine başlamıştır. Annesinin peşine düşer ve babasının adresini alır. Babasına gider ama babası da onu kabul etmez. Akgül, 'Allah'ın şanslı kuluymuşum. Kimi arkadaşım esrarkeş oldu, kimi mafyanın eline düştü, kimi öldü, kimi intihar etti. İçlerinde en şanslı benmişim. Beni resmen Allah yönlendirmiş. Anne babamdan görmediğim hayrı çevremden gördüm. Hayatta o kadar örselendim o kadar hayal kırıklığı yaşadım ki artık dünyalık hiçbir şeye önem vermiyorum.' diyor.

ANNEM GELİR BENİ İZLERMİŞ

 

Tayfun Akgül 1973 yılında Şişli Etfal Hastanesi'nde doğar. Doğar doğmaz da annesi Onu hastaneye bırakır. Bırakış o bırakış… Sonrasında hayatı çocuk esirgeme yurtlarında büyür. Bebek kundağındayken Darülaceze'ye götürülür ve yedi yaşına kadar orada kalır. Yedi ile on iki yaş arasında ise Beykoz Bozhane yetiştirme yurduna gönderilir. Şimdi Paşabahçe Cam Fabrikası'nın olduğu yer... 'Beykoz'da yaşadığımı fark ettim. Darülaceze'den bir günümü hatırlamam, çok da küçüktüm zaten. Sonradan öğrendim ki annem Darülaceze'ye gelir yuvanın bahçesinden izlermiş beni, hep bir köşede ağlarmışım... 1980'lerdi. Kenan Evren darbe yapmıştı. Bozhane köyünde doğru düzgün elektrik olmazdı. Bir tane televizyonumuz vardı. Sonra yurt kapatılacağı için oradan çıkarıldık. Ben beşinci sınıfa geçerken Eyüp Çocuk Yuvası'na geldik. İslambey Merkez İlköğretim Okulu'nda okudum. Eyüp çocuk yuvasındayken bize ilahiler okumak, Peygamber Efendimiz'in hayatını anlatmak için bir hoca gelirdi. Eyüp Bali Paşa Camii'nin imamı Remzi Hoca'ydı. Eyüp'te esnaftır, kuyumcudur. Remzi Hoca benim gibi iki çocuğun daha sorumluluğunu almak istediğini söyledi. Hocaya güvendikleri için bizi O'na teslim ettiler.' diyen Akgül Remzi Hoca'nın yardımıyla Bayrampaşa Yeni Camii Kuran kursuna başlar.

 

HAFIZLIĞI ÜÇ SENEDE BİTİRDİM 

Kursa başladığında Akgül daha on iki yaşlarındadır. Bir sene yüzünden Kuran okuması sürer. Başarılı olduğu görülünce hafızlık eğitimine başlar. Kendisinin çok şanslı olduğunu dile getiren Akgül, 'Diğer iki arkadaşım yapamadılar, kurstan ayrıldılar. Beş- altı yıl önce onlarla görüştüm, psikolojileri çok bozuktu. İçlerinden bir ben tutunabildim. Hafızlığı bir buçuk senede bitirdim. Çocuktum, hafızlığın ne olduğunun farkında bile değildim. Kuran ezberliyordum ama anlamını bilmiyordum ki… Kıymetini yıllar sonra anladım.' Şeklinde konuşuyor ve ekliyor: 'Sonra Bayrampaşa'dan başka Kuran kursuna geçtim ama oralarda yapamadım. Kaçtım. Kaçtım ama sokaklarda yaşamayacağımı da biliyordum. Arapça, meal, tefsir, hadis, fıkıh öğrenmek için İsmail Ağa Kuran Kursuna gittim. Yedi yıl kadar orada kaldım. Üniversitede öğrenemeyeceğim birçok şeyi orada öğrendim. Hayatta başardığım en güzel iş hafız olmam. İsmail Ağa'da okurken ortaokul ve liseyi dışardan okuduk. Üç senede bitirdim.'

 AZERBAYCAN'DA İLAHİYAT OKUDU

 Liseyi bitirdikten sonra İslam Araştırmaları Merkezi'nin (İSAM) yurt dışına ilahiyat okumak üzere göndereceği sınava katılan Akgül, İsmail Ağa'dan sınava başvuran birkaç öğrenciden biridir. Sınavı ikincilikle kazanır ve 1994'te Azerbaycan Üniversitesi'ne İlahiyat okumaya gider. 'O zamanlar Azerbaycan'da Sovyet yeni çökmüştü. Daha toparlanamamış perişan bir ülkeydi. Orada dört, beş arkadaş evde kalıyorduk. Cep harçlığımı da Remzi Hoca ve Eyüp esnafı gönderiyordu. Paramız geliyordu ama bir anlamı yoktu. Ekmek kuyrukları vardı. Her yerde bakkal yoktu. Bazen evimizi kalaşnikoflu askerler basardı. İlk gittiğimde herhalde bu kışı ancak geçiririm diyordum. Tüm zorluklara rağmen okuduk.' diyen Akgül okuldan arta kalan zamanlarda da gezmiş. İran'a, Gürcistan'a, Suriye'ye, Ürdün'e giden Akgül Suriye'de Arapça konuşmayı öğrenmek için de üç ay kalmış. Akgül, '1997'lerde Azerbaycan'da ikinci sınıfı okurken Türkiye'de 28 Şubat süreci başlamıştı. Diploma denkliklerimizi askıya aldılar. Yine de okulu bitirdim. 1998'de Türkiye'ye geldim. Diplomalı bir işsizdim. O bana para gönderen esnaftan biri olan Uğur Abi'nin trikocu dükkânında çalışmaya başladım. Oradan sonra Eyüp'te Uğur Abi'nin de ortak olduğu Şenay Kuyumculuk' ta çalıştım. Kuyumcu hala oradadır. Beni iyi tanırlar. Yeri geldi iş yerinde yattım. Bana yatak yorgan vermişlerdi. O insanlardan Allah razı olsun, hala görüşürüm onlarla, ziyaret ederim.'diyor. 

REMZİ HOCA EVLENDİRDİ 

Eşi Meryemle evlenmesine de Remzi Hoca'nın vesile olduğunu söyleyen Akgül, eşiyle ilk buluştuktan on beş gün sonra Onunla evlenmek istediğine karar verir ve 1999 yılında nişanlanırlar. Manevi babam dediği Remzi Hoca ve yakın tanıdığı Tahsin Şen ve Musa Akkaya O'na kefil olurlar. 'Eşimin ailesi de bu kimsesiz çocuğa kız vermeyiz demediler. Hafız olduğum için bana çok değer verdiler.' diyen Akgül altı ay sonra da düğün yaptıklarını söylüyor. Fakat her şey bununla bitmez, Akgül'ün askerlik sorunu vardır. Diploma denkliği alamadığı için uzun dönem askerlik yapmak istemez ve bedelli askerlikten faydalanmak çalışmak için eşiyle Azerbaycan'a dönerler. Meryem Hanım ortama bir türlü adapte olamaz, tekrar Türkiye'ye dönerler ve Tayfun Bey uzun dönem askere gider. Akgül, 'Askere giderken eşim hamileydi. Onu annesine emanet ettim. Doğumda yanında olamadım. O sırada Remzi Hoca ve eşimin ailesi bir ev tutmuşlar. Evin eşyalarını almışlar. Ben askerden gelince eşimle o eve yerleştik. Eyüp'te bir camide vekâleten imamlık yaptım. Görevimin üçüncü senede vekilliğim asilliğe döndü ve 2005'de Sancaktepe Kocatepe Camii'ne imam olarak atandım.' diyor.

 Görücü usulü evlendik

 İlk evlilik teklifini eşi Tayfun Beyden aldığını söyleyen Meryem Hanım görücü usulü evlendiklerini anlatıyor. Meryem Hanım, 'Beş kardeşiz. En küçükleri benim. Büyük ablam kötü bir evlilik geçirdiği için benim evlenmem de zor oldu. Tek istediğim ahlaklı namazını kılan bir insanla evlenmekti. Maddi hiçbir beklentim yoktu. Ben Rizeliyim. Aile çevrem çok karşı çıktı ama annem 'ne evet derim, ne hayır derim.' Diyerek kararı bana bıraktı. İçimden hayır demek geliyordu ama dilimle söyleyemiyordum. Bir kere görüştük. Sonra da sözlendik. Hiç pişman olmadım. İyi ki cesaret etmişim' diyor.

 Habersiz doğurduğu için terketmiş

 

Annesinin izine ulaştıktan sonra Malatya'dan geldikten sonra Büyükada'ya yerleştiklerini öğrenen Akgül hemen oraya doğru yol alır. Annesinin ailesi bahçıvanlık, faytonculuk yapmak için buraya göçmüştür. Adanın yerlilerinden olan kasapla tanışan Akgül annesinin kasabın ilkokul arkadaşı olduğunu ve dayılarının hala orada oturduklarını öğrenir. 'Zaten benim kütüğüm de Büyükada'da. Doğunca annemin üstüne kayıt edilmişim. Dayımlarla hiç görüşmüyorum. Beni biliyorlar ama hiç arayıp sormadılar. Etraf 'bu çocuk da nereden çıktı' der diye beni gizlemiş olabilirler.' diyor ve ekliyor: ' Yıllar sonra annemle buluşunca durumu olmadığı için bana bakamadığını söyledi. Anneme dayımlar da sahip çıkmamış. Babam anneme 'benden habersiz nasıl doğum yaparsın' diye kızmış ve annemi terk etmiş.'

 Güzel çocukları evlatlık alırlardı

 Tayfun Akgül Eyüp çocuk yuvasındayken ara sıra arkadaşlarıyla gezmek için yuvadan kaçtıklarını ama dönüşte belletmenlere de hesap verdiklerini söylüyor: 'Yuvadan kaçıyorduk ama geldiğimizde de nereye gittiğimizi ne yaptığımızı anlatıyorduk. Sorumluluğumuzu bilirdik. Sekiz yaşlarındaydık, Eyüp'ten bir çıkardık Aksaray'a kadar giderdik. Mesafeyi bilmezdik ki!' Güzel çocukları koruyucu ailelerin evlatlık aldıklarını dile getiren Akgül bu yüzden hiçbir arkadaşıma bağlanmak istemezdim diyor. Akgül, 'Birçok arkadaşım yuvadan çok yaramaz oldukları için yuvadan atıldı. Sokaklarda mahvoldular. Bir de yuvadayken koruyucu aileler yüzü gözü güzel çocukları alır götürürlerdi. Kan kardeşi olduğum bir arkadaşım vardı. Onu da bir aile evlatlık aldı. Ondan sonra toparlanamadım. Çoğu arkadaşımı öyle kaybettim. Yuva da hiç eziyet görmedim.' diyor ama şimdi yuvalarda şartların daha da iyi olduğunun altını çiziyor.

 Sanki duvara sarıldım

 Remzi Hoca, Tayfun Akgül yirmili yaşlarına geldiğinde anne babasını bulmak için araştırmaya girer ve bir şekilde onları bulur. Nüfus cüzdanında yazan baba adı 'Hüseyin'in takma ad olduğunu öğrenir. Ama anne adı Ayten Akgül doğrudur. Çünkü Akgül doğunca annesinin üzerine kayıt edilmiştir. Remzi Hoca anneyi kendi evine çağırır ve oğlu Tayfunla buluşturur. Akgül, 'Annemi ilk gördüğüm an çok şaşkındım. Düşünesinize 20 yıl annem yok diye yaşadım! Kendimi sanki betona sarılıyormuş gibi hissettim. O da çok soğuktu ama mahcuptu da. 'Ne desen haklısın. Benim senin üzerinde hiçbir hakkım yok.' dedi. Fakat bir yandan da yaşadıklarından beni sorumlu tutuyormuş. 'Sen olmasaydın bu sıkıntıları yaşamayacaktım.' dedi. Sanki suçlu benmişim gibi! Zaten sonradan başka biriyle evlenmiş. Hiç gelip beni yuvadan almak istememiş. Eşi de kabul etmemiş. Şimdi iki tane kızı var. Birbirimizi hiç tanımıyoruz. Annem görüşmelerimizin devam etmesini istemedi.' diyor. 

Annemin kapısında oynuyormuşum 

Sonradan annesinin kapısına kadar giden Akgül bir de bakar ki çocukken kaldığı bir kuran kursunun arka sokağıdır. 'Çocukken meğer annemin evinin önünde oynuyormuşum. Kim bilir kaç kere annemi görmüşümdür… Ama birbirimizi tanımıyorduk. Belki gözlerime dikkatli baksa tanırdı.' diyen Akgül annesiyle evinin kapısında konuşur. Annesi onunla görüşmek istemediğini söyler. 'Sonradan duydum ki annem benim için 'yobaz' demiş. O yüzden görüşmek istememiş. Sanırım dini yönü zayıf.' Şeklinde konuşan Akgül şunları ekliyor: 'Annem bana bir adres verdi ve babamın adının Aysan Somun Civata Firmasının sahibi olan Nezih Aysan olduğunu söyledi. İş yerine gittim. Yüz yüze geldik. Aynı benim kopyam, çok benziyoruz. Beni kabul etmedi. 'Sen benim evladım değilsin' dedi. Hiçbir şey diyemedim. Oradan bir çıkışım vardı ki, kendimi neredeyse arabanın altına atacaktım. Tam bir hayal kırıklığı… Sonradan babama dava açtım ama zaman aşımından dava düştü. Hala annemin kızlık soyadını kullanıyorum. Babama tekrar dava açacağım, gerekli haklarım neyse onları almak için mücadele edeceğim. Anneme de babama da hakkımı helal etmiyorum. Şimdi hayatımdan çok memnunum. Zaman zaman hareketlerim kabalaşıyor, eşim uyarıyor. Kolay değil, bunca şeye rağmen ayaktayım. Üç tane çocuğum var. Onlar beni hayata bağlıyor. Çocukken hiç sevgi görmedim şimdi çocuklarım bana sevgiyi öğretiyor. Her gün Allah'a hamd ediyorum.'

 

 

Bu haberi 2672 kişi görüntüledi.




TümüDİĞER BAŞLIKLAR